logo

Kanaat önderleri toplandı ve Hollanda-Türkiye diplomatik krizi masaya yatırıldı…

 Hollanda Türkleri’nin, adeta bir futbol topu gibi, iki ülke siyasetçileri tarafından bir o yana bir bu yana savruldukları, siyasi çıkarlar uğruna kendilerinin feda ve istismar edildiği dile getirildi.

Çeşitli siyasi ve dünya görüşlerine sahip olan konuşmacılar, ‘Siyasiler bizi rahat bıraksınlar’ fikrinde birleştiler.

 

İlhan KARAÇAY’ın haberi:

Amsterdam Tartışmaları’nın 52’ncisi, alışılmışın dışında farklı bir formatta yapıldı.  Türkevi Araştırmalar Merkezi Başkanı Veyis Güngör’ün inisiyatifi ve Ahmet Suat Arı’nın moderatörlüğünde yapılan toplantıda, “Hollanda-Türkiye Diplomatik Krizinin Etkileri ve Bunu Aşma Yolları” ele alındı. Yuvarlak masa toplantısı şeklinde gerçekleştirilen toplanrıya, Hollanda Türkleri’ne hizmet etme gayreti içinde olan, çeşitli siyasi ve dünya görüşüne sahip akademisyenler, STK temsilcileri, kanaat önderleri, yazar ve sanatçılardan oluşan bir grup katıldı.

Son yıllarda zaten oldukça hassas hale gelmiş olan Hollanda-Türkiye ilişkileri, 11 Martta Hollanda’nın, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun uçağına iniş izni vermemesi ve karayoluyla Hollanda’ya gelen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’ya da toplantı izni vermemesi ve Bakan’ın zorla yurt dışı edilmesiyle krize dönüşmüştü.
Aynı günün akşamı, Rotterdam’da Bakan’a destek için gelen Türkler ile polis arasında arbede çıkmış ve polis orantısız güç kullanmıştı. Bunu takip eden günlerde, iki ülke yetkilileri karşılıklı restleşmelere devam edince, 400 yılı aşkın diplomatik ilişkilerin ve dostluğun ilk krizi ortaya çıkmış oldu.

 

Amsterdam Tartışmaları katılımcıları, ortaya çıkan bu olumsuz durumdan oldukça rahatsız olduklarını ve bundan en çok Hollanda Türkleri’nin etkilendiğini ifade ettiler. Katılımcılar bu krizin, mevcut sorunların çözümünü zorlaştırdığı gibi, yeni sorunlara da yol açabileceği, hatta bunun etkilerinin daha şimdiden hissedilmeye başlandığını belirttiler. İki ülke toplumuyla birlikte yapılan faaliyetler mevcut atmosfer dolayısıyla ya iptal edilmekte ya da ertelenmektedirler. Bunlara en somut örnek, her yıl Mayıs ayında düzenlenen Altın Lale Film Festivali’nin Ekim ayına ertelenmesidir. Katılımcılara göre bu durum, iki ülke arasında var olan bir çok ilişkide de kendini göstermektedir. Toplantıda, özellikle turizm, ticaret, karşılıklı ziyaretler ve bilgi alış verişinin krizden olumsuz yönde etkilendiği de belirtildi. 

Katılımcılar, Hollanda-Türkiye diplomatik krizinin, kendilerinin dışında geliştiğini, Hollandalı yetkililerin varsayımlarla hareket edip, olayı gereksiz yere bu noktaya taşıdıklarını belirttiler. Bazı katılımcılar, kriz sürecinde Hollanda Türkleri’nin hem kendi aralarında hem de yetkililerle oturup konuşması halinde, krizin önüne geçilebileği mümkünken, bu fırsatın değerlendirilemediğini ifade ettiler, bazıları da krizin özellikle çıkarıldığını iddia ettiler.

 

Katılımcılar, ortaya çıkan bu durumdan her halükarda en çok  Hollanda Türkleri’nin etkilendiğini ve her alanda zaten var olan ayrımcılığın, bu gerginlikle daha da artıp, hayatın her alanına etki etmeye başladığının da altını çizdiler.

 

Türkler’e konuyla ilgili olarak yerli yersiz fikirleri sorulduğu ve beklenen cevap alınamayınca da olumsuz tavır takınıldığına şahit olunduğu dile getirilen toplantıda, artık Hollanda Türkleri için alakalı alakasız her yerde sorulan “Erdoğan hakkında ne düşünüyorsun?” şeklinde tezahür eden yeni bir ‘sınav sorusu’nun sorulmaması gerektiği belirtildi. Bu durumun özellikle sosyal hayatta oldukça olumsuz tecrübe edildiği, ancak en olumsuz etkisinin ayrımcılığa sebep olmasıyla hissedileceği de katılımcılar tarafından ifade edildi. Toplantıda, Hollanda Türkleri’nde şu an itibariyle bir tedirginlik, korku ve güvensizliğin hakim olduğu da ifade edildi.

Hollanda Türkleri’nin, adeta bir futbol topu gibi, iki ülke siyasetçileri tarafından bir o yana bir bu yana savruldukları, siyasi çıkarlar uğruna kendilerinin feda ve istismar edildiği de bazı katılımcılar tarafından ifade edildi. İki ülke arasında ortaya çıkan gerginliğin, özellikle popülist partilerin ekmeğine yağ sürdüğünü belirten katılımcılar, bu durumun etkisinin önümüzdeki dönemlerde, bugüne kadar elde edilen kazanımların yeniden tartışmaya açılmasıyla daha net görüleceğini ifade ettiler. Nitekim daha şimdiden ‘çifte vatandaşlığın aidiyet sorunu yarattığını ve haliyle kaldırılması gerektiği tartışılmaya başladı bile’ diyen bazı katılımcılar, Hollanda Türkleri’nin bir seçim yapmaya zorlandığını ve bunun tamamen popülist kaygılara dayandığını da ifade ettiler.
Aidiyetin hukuki bir olgu olmadığı, tam aksine hissi ve kültürel bir olgu olarak yaptırımlarla etkilenemeyeceğini belirten bazı katılımcılar, yanlış olan bu tartışmanın sonlandırılması gerektiğini söylediler.

Katılımcıların, üzerinde hemfikir olduğu bir başka husus ise, 15 Temmuz darbe kalkışmasının, Türk toplumun kimyasını bozduğu ve bunun yansımalarının her alanda hissedildiğidir. İki ülke arasında ortaya çıkan bu gerginliğin temelinde de, bu kalkışmanın sebep olduğu öfke patlamasının yattığı ve bu durumun gençleri oldukça etkilediği de yapılan bir başka tespit oldu.

Öne çıkan bir başka tespit ise, Türkler’in diğer gruplara nazaran anavatanlarına daha fazla sahip çıktıkları ve büyük bir bölümünün Hollanda’daki sorunlarının Türkiye tarafından çözüleceği inancı ve beklentisine sahip olduklarıdır. Bu bakış açısının da, Türkler’in Hollanda’da kendi yağında kavrulabilen bir grup olmasını engellediği gibi, kurumlaşma sürecini zorlaştırdığı belirtildi.

Bazı katılımcıların, Türk toplumunun ciddi bir özeleştiri yapması gerektiğini söylemesi üzerine, bazıları kendimizi suçlayarak bir yere varamayacağımızı, yapmamız gerekenin güçlü ve zayıf yönlerimizi tespit edip ona göre hareket etmemiz gerektiğini ifade ettiler. Yıllar önce başlatılan ‘uyum başarısız oldu’ safsatasını ciddiye almamamız gerektiği, 500 bin civarında nüfusa sahip bir toplumdan, 20 bin civarında girişimci çıkaran ve bunlarla 50 bin civarında istihdam sağlayan, her sektörde başarılı temsilcileri olan bir grubun uyumunun, başarısız olduğunu iddia etmenin mümkün olmadığını belirten bazı katılımcılar, yapılması gerekenin, top yekûn suçlamak yerine, karar vericilerin dikkatlerinin sorunlarımıza çekilmesi gerektiğini de ifade ettiler.

Tartışmaya katılanların bu tespitlerinden sonra krizi aşma yönündeki düşünce ve teklifler dile getirildi. Toplantıya katılanlar, 11 mart tarihinde başlayan ve yer yer devam eden Hollanda-Türkiye diplomatik krizinin bir an önce ortadan kaldırılması yönünde sorumluluk almak istediklerini ifade ettiler. Toplantıda genel olarak, ‘Hollandalı Türkler’in bu ülkede yaşadığını ve geleceklerinin de burada olduğunu kabul ederek, bunun gereğini yapıp bu bilinçle çalışmalarına yeniden bir şekil vermelidirler’ tezi savunuldu. Toplantıda, bizim durumumuzu, her iki ülkenin de kabul etmesi gerektiği ve iki ülke arasında seçim yapmaya zorlanmamızın, sorunların önüne geçmeye faydasının olmayacağı de belirtildi.

Hollanda Türk toplum temsilcileri, ‘hem Türkiye hem Hollanda karar vericileri, resmi ve sivil aktörleriyle yoğun bir ilişki ve diyalog içine girmeli ve onların dikkatleri kısır tartışmalardan çekilip toplumumuzun gerçek sorunlarına çekilmelidir’ dediler ve bu bağlamda herkesin kullandığı dil ve ifadelere de dikkat etmesi gerektiğini ifade ettiler. 

İşe, koalisyon görüşmeleri yapan dört partiye, hem tartışmada dillendirilen konulara hem de genel sorunlarımıza dikkat çeken bir mektup göndermek suretiyle başlanabileceğini söyleyen katılımcılar, aynı minvalde bir mektubun da 16 Nisan referandumu sonrası Türk yetkililere de gönderilebileceğini belirttiler.

Toplantıda, ifade edilen önerilerden birisi de, Hollanda Türkleri’nin öncelikle kendi aralarında olmak üzere, Hollanda kurum ve kuruluşlarıyla ortak çalışmalar geliştirmesi ve var olanların da artırılması gerektiği oldu. Her ne kadar ırkçılık ve islamofobi günden güne hissedilir derecede artsa da, hala Hollanda halkının büyük bir kısmının sağduyu sahibi olduğu ve olumsuz havayı değiştirmek için muhtemel partnerlerin olduğuna vurgu yapıldı.

Katılımcıların tamamının hemfikir olduğu öneri, birlikte çalışma kültürünün mutlaka geliştirilmesi gerektiği oldu. Bunun için pek mümkün olmadığı defalarca tecrübe edilen, herkesi içine alan bir birlikten ziyade, en azından asgari müştereklerini belirleyebilenlerin birlikte hareket etmesi gerektiğiydi. ‘Şayet bu yapılabilirse, hem karar vericilerin bizi ciddiye alıp düşünce ve önerilerimizi değerlendirmeleri sağlanabilir, hem de bu ülkedeki fırsattan azami seviyede faydalanmış olunur’ dendi.
Asgari müşterekler konusunda, Hollanda ve Türkiye bazında büyük farklılıklar olduğu, Hollanda’daki asgari müştereklerimizi belirlemede pek bir sorun yaşanmadığı, ancak Türkiye söz konusu olunca, bir türlü asgari müştereklerin belirlenemediği de bazı katılımcılar tarafından ifade edildi.

Birkaç katılımcı tarafından dile getirilen bir başka öneri ise, akademik çevrelere araştırmalar yaptırıp elde edilen sonuçları, Türk toplumu temsilcilerinin de görüşleri alınarak hem kamuoyuna hem de karar vericilere sunmak yönündeydi. 

Toplantı, Amsterdam Tartışmaları’nda ifade edilen tespit ve önerilerin, en kısa zamanda, özellikle Türkiye ve Türkler hakkında, Hollanda medyasında haber, yorum ve söyleşi yapan Hollandalı gazetecilerle yuvarlak masa toplantısı düzenleyerek paylaşılacağı, Türkevi tarafından katılımcıların bilgisine sunulmasıyla sona erdi.

Veyis Güngör’ün değerlendirmesi

Toplantı sonrasında, Türkevi Araştırmalar Merkezi Başkanı Veyis Güngör ile, durum değerlendirilmesi için bir söyleşi yaptım. Güngör ile söyleşim şöyle gelişti:

– Bu akşamki toplantının konsepti, alışılmış olandan başkaydı. Nedir bu başkalık?

 

-‘Öncelikle bir konuya dikat çekmek isterim. O da sözkonusu toplantının, Hollanda Türk toplumu ve elbette Hollanda hakkında sorumluluk hisseden ve taşıyanlarca yapılması takdire şayan bir girişimdir. Bu takdir, yalnız toplantıyı organize edenlerle sınırlı olmayıp, aynı zamanda toplantıya katılma nezaketi ve cesareti gösterenler açısından da takdire şayandır.
Bu takdir, ancak Hollanda Türkleri’nin neler hissettiklerini hissedenler tarafında daha iyi anlaşılır.’

 

-Toplantıya katılan kanaat önderlerinde, geçmiş toplantılardaki gibi bir rahatlık sezinleniyor muydu?



-‘Toplantıya katılanların genelinde, krizin sebep olduğu bir rahatsızlık vardı. Davdanışlarında, konuşmalarında, sorunlara yaklaşımlarında adeta bir tutukluk, tedirginlik, kuşku ve korku görülür gibiydi. İfade edilmesi bir hayli zor olan bir rahatsızlık sözkonusuydu adeta. Herkesin herkesten, ama daha çok kurumlara duyulan bir kuşku var sanki. Aslında bu haleti ruhiye, son haftalarda Hollanda Türk toplumunun genelinde var olan bir hal.’

 

– Hollanda Türk toplumu içinde nasıl bir psikoloji hakimdi?

-‘ Bu psikoloji, aslında 15 Temmuz kanlı darbesinin Hollanda Türkleri’ne yansımasıyla başlamıştı. Kanlı darbe girişimiyle insanımızın kimyası bozuldu adeta. Çünkü Hollanda Türk toplumu, aidiyet duydukları ülkede demokrasiye indirilmek istenen kanlı kalkışma karşısında olağanüstü sarsılmıştı. Ellerinden fazla bir şey gelmediği için de çok kızıyorlar, kahroluyorlar ve büyük hayal kırıklığı yaşıyorlardı. Bunun üstüne, hiç te hesapta olmayan 11 Mart krizi geldi çattı. Öyle ki, kendileri dışında gelişen diplomatik krizin günlük hayatta muhatapları Hollanda Türkleri olmuşlardı. Hatta bir çok konuda tavır belirlemeleri taraf olmaları bekleniyordu. Toplum olarak elli yıllık göç serüveninin en zor dönemlerinden biri yaşanıyor. Bu süreç ve böyle bir psikoloji insanı yoruyor. Bunun sürdürülebilirliği mümkün değildir.’

  

-Bir de fırsatçılar ve kışkırtmacılardan söz ediliyor.
 

-‘Toplantı sonrasında salon önünde sohbet ederken, Hollanda Türk toplumunu iyi tanıyan ve gözlem yapan bir katılımcının tesbitleri oldukca ilginçti. Ona göre, Hollanda Türk toplumunun yaşadığı bu zorlu süreci fırsat bilen bir kısım tipler, gruplar da kışkırtmacılık yapıyordu.’

 
-Kimler ve nasıl kışkırtmacılık ve fırsatçılık yapıyor?

 -‘Muhatabıma, ‘Kimler’  diye ister istemez sordum. Aldığım cevap şöyleydi: “Aslında bunlar uzun zamandır varlar. Ancak, 15 Temmuz kanlı darbesinden sonra çok daha belirginleştiler. 11 Mart krizi işlerine yaradı. Provakatif etkinliklerine devam ediyorlar. Ortalığı karıştırıyor, bireylere çamur atıyor, hedef gösteriyor, kişi ve kurumları zan altında bırakıyorlar. Bu grubun mensupları dünya görüşü olarak farklı bir yerde olmalarına rağmen kendilerini AK Partili veya sempatizanı olarak lanse ediyorlar. Öyle ki, kişisel hesaplaşmalarını bile FETÖ üzerinden yapıyorlar. Yaptıklarıyla toplumun bölünmesi, kamplaşması ve kutuplaşmasına hizmet ediyorlar.’

– Peki, muhatabınıza bunların kimler olduğunu sordunuz mu?

-‘ Evet, muhatabım, toplum için tehlike arzeden bir başka gruptan bahsetti. ‘Onlar kim’ diye sordum. Cevabı aynen şöyleydi: “Diğerlerinden farkları yok bunların da. Masum rolüne bürünen ve Erdoğan düşmanlığını Türkiye düşmanlığı ile birlikte yürüten FETÖ mensupları ve sempatizanları da hummalı bir çalışmanın içindeler. Bir taraftan, tanınmış Hollanda kurumlarının isimlerine benzer yeni kuruluşlar hayata geçirerek, Hizmet (!) hareketini  anlatan organizasyonlar yapıyorlar. Güya Hollandalılar’ı uyutuyorlar. Diğer taraftan da, ‘şu isimler Hollanda’daki Erdoğancılar’ diyerek Hollanda medyasına ve karar vericilerine bir takım listeler vererek jurnalcilik yapıyorlar. Bununla hayatlarının tehlikede olduğunu belirtiyorlar’.

– Peki bu sohbetten ne anlam çıkardınız? 
-‘Anlatılanlardan öyle analaşılıyorki, her iki grup da Hollanda Türk toplumu için tehlikeli ve zararlı. Hollanda Türk toplumu arasında gereksiz korku, kuşku, şüphe oluşturup bunları besliyorlar. ‘

– Peki bütün bu olumsuz gelişmelerden Hollanda Türk toplumu kazançlı çıkabilir mi? -‘Kanaatimce çıkabilir. Her kriz, her olumsuz gibi görünen gelişme, yeni ve faydalı girişimlere sebep olabilir. O zaman, toplum olarak sözkonusu krizi ve toplumu rahatsız eden gelişmeleri fırsat bilip yeni stratejiler geliştilebilir. Bölünme, ayrışma ve kuruplaşma yerine hem içeride  hem içinde yaşadığımız toplum ile bütünleşmenin yolları düşünülebilir. Zira az önce ifade edilen psikoloji, şu günlerde yaşanan bir haldir. Sürdürülebilirliği yoktur. O zaman, Hollanda Türkleri bu krizi, geçici psikolojiyi fırsata çevirmelidir.’

 

-Peki bu akşamki toplantı bir sürecin başlangıcı olabilir mi?
– ’52’nci Amsterdam Tartışmaları, bu sürecin en somut başlangıcı olmuştur. Bundan sonra yapılması gerekenlerin neler olacağı, daha sonraki tartışmalarda konuşulacaktır.’
                                         ***********************

De opinieleiders zijn bijeengekomen om te praten over de diplomatieke crisis tussen Nederland en Turkije

Naar voren is gebracht dat de Nederlandse Turken, in het kader van de politieke belangen van de politici van beide landen, als een soort van voetbal van de ene kant naar de andere kant worden geschoten waarbij zij het slachtoffer zijn en misbruikt worden.

De deelnemers, die verschillende politieke en levensvisies vertegenwoordigden, kwamen bijeen in de uitspraak “De politici dienen ons met rust te laten”. 

De 52e ‘Amsterdamse Debatten’ vertoonden een ander format dan voorheen.
De bijeenkomst, die georganiseerd werd op het initiatief van Veyis Güngör, voorzitter van het Centrum voor Onderzoek Türkevi en onder leiding van Ahmet Suat Arı plaatsvond,  stond in het teken van “de invloed van de diplomatieke crisis tussen Nederland en Turkije, de effecten en oplossingen”.
De bijeenkomst, die bestond uit een rondetafelconferentie werd bijgewoond door een groep mensen die zich inzet voor het welzijn van de Turken in Nederland met verschillende politieke en levensvisies bestaande uit vertegenwoordigers van sociale maatschappelijke organisaties, opinieleiders, schrijvers en kunstenaars.

Turkse Nederlanders willen een bemiddelende rol 

“Deze crisis hadden wij kunnen voorkomen als men om onze bemiddeling had gevraagd.” is een van de uitspraken van de 52de editie van de Amsterdamse Debatten die op 7 april j.l. werd gehouden.

Aan deze maandelijkse debatavond nemen o.a. politici, academici, bestuurders van diverse zelforganisaties, schrijvers en journalisten met een Turkse achtergrond deel.  Tijdens deze editie van de debattenreeks komt het thema “De diplomatieke crisis tussen Turkije en Nederland, de effecten en de oplossingen” aan de orde.

Op 11 maart heeft de relatie tussen Turkije en Nederland een enorme deuk opgelopen en sindsdien staan de diplomatieke betrekkingen op een laag pitje. Er worden over en weer uitspraken gedaan door diverse politici van beide landen waardoor de situatie steeds grimmiger wordt. De gevolgen van deze crisis zijn nu al voelbaar op allerlei terreinen. De deelnemers van het debat zijn het er unaniem over eens dat de Nederlandse Turken hier de ergste last van hebben. Mensen met een Turkse achtergrond worden op school, op het werk, in de sportclub, tijdens sociale ontmoetingen voortdurend aangesproken en zelfs ondervraagd. Gezamenlijke activiteiten worden geannuleerd of uitgesteld, winkeliers worden vermeden. Al met al een zorgelijke ontwikkeling volgens de deelnemers. Het tij moet hoe dan ook keren en deze onaangename ontwikkeling moet worden beslecht, is het logisch gevolg aldus de aanwezigen.

Volgens de deelnemers worden de Nederlandse Turken als speelbal gebruikt door de politici van beide landen om electoraal gewin. “Ondanks het feit dat wij hier niet om gevraagd hebben, krijgen wij er in ons dagelijks leven voortdurend mee te maken. Wij worden voor de keuze gesteld om tussen twee landen te kiezen en onze loyaliteit wordt in twijfel getrokken” aldus de deelnemers. Ook wordt het hebben van een dubbele nationaliteit steeds in relatie gebracht met loyaliteitskwestie terwijl er een groot verschil is tussen loyaliteit en nationaliteit. Nationaliteit is een staatskundig begrip terwijl loyaliteit een gevoelskwestie is, volgens de deelnemers. 

De couppoging op 15 juli j.l. wordt door de deelnemers als een van de oorzaken genoemd van de ontstane situatie. Door deze couppoging is de Turkse gemeenschap enorm getraumatiseerd. Bovendien begrijpen zij niet waarom de westerse wereld de coupplegers in bescherming neemt. Dat wekt de woede op van zowel politici als burgers van Turkije, aldus de deelnemers.

Sommige deelnemers zijn van mening dat de Turkse gemeenschap in Nederland de hand in eigen boezem moet steken en zelfkritiek moet tonen terwijl anderen spreken van zelfvertrouwen.  Volgens de tweede groep is er geen sprake van mislukte integratie, integendeel, met ruim 20 duizend ondernemers die samen voor 50 duizend arbeidsplaatsen zorgen en miljarden omzet draaien, politici die zowel landelijk als lokaal actief zijn, academici en specialisten op allerlei terreinen is er een duidelijke participatie in de samenleving. Natuurlijk zijn er nog vele verbeterpunten waarvoor de aandacht van de bestuurders getrokken moeten worden. Discriminatie op allerlei terreinen is een feit, werkloosheid, onderwijs, participatie in het maatschappelijk leven zijn dan ook, volgens de deelnemers, de belangrijkste aandachtspunten.

Om de crisis te beslechten moet er snel een dialoog gestart worden tussen de betrokkenen waarbij beschuldigingen over en weer geen ruimte krijgen, iedereen moet letten op zijn taalgebruik en niet doorgaan met uitzichtloze discussie en uitspraken. In plaats daarvan moet men elkaar ruimte geven om naar elkaar toe komen. De Turkse gemeenschap kan daarbij een bemiddelende rol spelen, mits ze daar ruimte voor krijgt, vinden de deelnemers.

Zij zijn het er over eens dat de Turkse gemeenschap in Nederland een gemene deler moet vinden waarbinnen de samenwerking tot stand wordt gebracht. Als voorwaarde voor de mogelijke samenwerking wordt het respecteren en accepteren van verschillen genoemd. Als wij erin slagen dat wij op basis van een gemene deler samenwerken worden wij ook als gesprekspartner gezien door gezaghebbers, aldus de deelnemers.

Tot slot zijn zij unaniem van mening dat de Turkse gemeenschap haar wensen kenbaar moet maken aan de politieke partijen die op dit moment bezig zijn met de coalitieonderhandelingen.

De evaluatie van Veyis Güngör:


            Veyis Güngör (links) in gesprek met İlhan Karaçay

Na de bijeenkomst heb ik een interview gehouden met Veyis Güngör, voorzitter van het Centrum voor Onderzoek Türkevi. Hieronder een weergave van het interview:

– Het concept van deze avond was anders dan voorheen. Van waar deze verandering?

 

– Allereerst wil ik de aandacht vestigen op het volgende: Het plaatsvinden van de bijeenkomst waar we het nu over hebben is een initiatief van de Turkse gemeenschap in Nederland en de mensen die zich verantwoordelijk voelen voor Nederland en daarvoor moet waardering uitgesproken worden. Deze waardering is niet alleen voor de personen die de bijeenkomst organiseren, maar tevens voor degene die de hoffelijkheid en de durf hebben weten te tonen door deel te nemen. Deze waardering zal beter begrepen worden door degene die voelen wat de Turken in Nederland voelen.

 

Waren de deelnemers, net als bij de vorige bijeenkomsten, ontspannen?

– Bij alle deelnemers van deze bijeenkomst was de onrust die deze crisis heeft veroorzaakt, te merken. Er was een soort van storing, onbehaaglijkheid, twijfel en angst te merken in hun gedrag, in de gesprekken en in de manier waarop de vraagstukken benaderd werden. Er was een onrust die heel moeilijk te beschrijven is. Iedereen twijfelde aan iedereen, maar nog het meest werd er getwijfeld aan de instanties. Deze state of mind is de afgelopen weken te voelen bij de hele Turkse gemeenschap in Nederland.

– Wat voor gevoelens heeft de Turks gemeenschap in Nederland?

– Deze gevoelens zijn eigenlijk begonnen met de invloed die de bloedige coupe van 15 juli op de Nederlandse Turken heeft gehad. Het lijkt of de chemie van onze mensen is verstoord vanwege de bloedige coupepoging. Want de Turkse gemeenschap in Nederland was verschrikkelijk onthutst vanwege de bloedige aanval op de democratie in het land waarvan zij het gevoel hebben dat zij erbij horen. Omdat er niet veel was wat zij konden doen, werden zij kwaad, zij waren ontdaan en gefrustreerd. Daar bovenop kwam heel onverwacht nog de crisis van 11 maart. Het was zo dat de Turken in Nederland het dagelijkse aanspreekpunt werden voor een diplomatieke crisis die helemaal buiten hen om ontstaan was. Er werd van hen verwacht dat zij hierover een mening zouden uiten of dat zij partij zouden kiezen. Wij beleven één van de moeilijkste perioden van ons vijftigjarig migratieavontuur. Deze ontwikkelingen en deze gevoelens maken de mensen moe. Dit is niet meer vol te houden.


– Er wordt ook gesproken over misbruikers en opruiers in dit kader.

 

– Toen we na de bijeenkomst in de zaal nog na stonden te praten was het interessant wat een van de deelnemers die de Turkse gemeenschap in Nederland goed kent en observeert opmerkte. Volgens hem zijn er figuren die misbruik maken van deze moeilijke tijd van de Turkse gemeenschap in Nederland door groepen op te hitsen.


– Wie zijn dit en hoe hitsen zij de boel op en hoe maken zij misbruik van de situatie?

– Natuurlijk heb ik aan de  deelnemer gevraag wie dit zijn. Het antwoord wat ik kreeg was als volgt: Deze mensen zijn er al veel langer, maar door de bloedige coupe van 15 juli vallen zij nog meer op. De crisis van 11 maart was voor hen een uitkomst. Zij gaan door met hun provocatieve activiteiten. Zij stoken onrust, gooien met modder naar personen, bepalen doelwitten en zorgen ervoor dat er twijfel ontstaat over personen en instellingen. Ondanks dat deze mensen een andere politieke visie hebben, presenteren zij zichzelf als aanhangers of sympathisanten van de AK partij. Het gaat zelfs zo ver dat zij hun persoonlijke afrekeningen uit naam van FETÖ doen. Met deze activiteiten zorgen zij ervoor dat de gemeenschap verdeeld wordt, dat er kampen ontstaan en polarisatie.


– Maar heeft u ook gevraagd wie deze mensen zijn?

– Ja, de spreker gaf aan dat het gaat om een groep die gevaarlijk is voor de gemeenschap. Ik vroeg hem “Wie zijn dat”. Zijn antwoord was: “Zij zijn niet anders dan de anderen. Het zijn de leden van de FETÖ en haar sympathisanten die vanuit een slachtofferrol tegen Erdoğan en Turkije opereren. Telkens weer komen zij met nieuwe organisaties die op de Nederlandse organisaties lijken, om hun beweging te promoten bij Nederlandse samenleving. Een andere bezigheid van deze beweging is het framen en bespioneren van mensen van Turkse komaf. Zij maken lijsten van ‘Erdoğan aanhangers’ en leveren deze aan de media en de beleidmakers.

– Maar wat is volgens u nu de betekenis van dit gesprek?

– Uit de dingen die verteld worden blijkt het volgende: Beide groepen zijn een gevaar en schadelijk voor de Turkse gemeenschap in Nederland. Door beide groepen wordt angst en twijfel gezaaid onder de bevolking. 

– Is het mogelijk dat de Turkse gemeenschap in Nederland op een goede manier uit  deze negatieve ontwikkelingen komt?

 

-Ik denk dat dit wel lukt. Iedere crisis, iedere negatieve ontwikkeling kan aanleiding zijn voor nieuwe en positieve ontwikkelingen. Dan zal de gemeenschap de crisis en de onrust gevende ontwikkelingen als een gunst beschouwen en nieuwe strategieën ontwikkelen. Er kan gedacht worden over manieren om eenheid te krijgen, zowel binnen de eigen gemeenschap als in de gemeenschap waarbinnen wij leven in plaats van verdeeldheid en polarisatie. Want de gevoelens die hierboven geschetst zijn, dat is wat nu overheerst. Dit kan niet zo doorgaan. Om deze reden moet de Turken in Nederland deze crisis, deze tijdelijke gevoelens omzetten in iets positiefs.

 

Zou het zo kunnen zijn dat de bijeenkomst van vanavond het begin is van dit proces?

 

De 52e Amsterdamse Debatten zijn het concrete begin van dit proces. Wat er hierna moet gebeuren zullen we in de volgende discussie gaan bespreken.

 

 

Share
593 Kez Görüntülendi.
#

SENDE YORUM YAZ