Hayatın en hafif hali, beklentisiz yaşandığında ortaya çıkıyor. İnsan, bir şeyleri beklemeyi bıraktığında omuzlarındaki görünmez yüklerin de yavaşça dağıldığını fark ediyor. Çünkü beklemek; umutla başlasa da çoğu zaman yorgunlukla, hatta kırgınlıkla son buluyor. Oysa beklentisiz bir yaşamda ne hayal kırıklığı var ne de incinmişlik… Sadece anın kendisi ve o anın sunduğu sade mutluluk.
Ben bunu zamanla öğrendim. Küçük ama içimi ısıtan alışkanlıklar edinerek… Mesela her hafta kendime çiçek alırım. Bir başkasından gelmesini beklemeden. Çiçekçiye girdiğimde o renklerin, kokuların arasında kaybolmak bile başlı başına bir mutluluk. Sonra eve gelip onları vazoya yerleştiririm; her dalı özenle seçer, yerini düşünerek dizerim. O an sanki hayat biraz daha yavaşlar. O çiçekler sadece bir dekor değil, kendime verdiğim değerin bir yansıması olur.
Bazen de kendimi alıp bir terasa götürürüm. Şehrin uğultusu aşağıda kalır, ben yukarıda, kendimle baş başa… Bir kahve söylerim kendime. Kimseye eşlik etmek zorunda olmadan, kimseyi beklemeden. Kahvenin sıcaklığı ellerime yayılırken, içimde de bir huzur dalgası oluşur. O an fark ederim: Mutlu olmak için birine, bir şeye ihtiyaç yok aslında. Sadece kendime…
Kendini şımartmak, büyük jestler yapmak demek değildir. Bazen bir çiçek, bazen bir kahve, bazen de sadece kendinle geçirilen sessiz bir an… Bunlar küçük gibi görünse de ruhu besleyen en gerçek dokunuşlardır.
Beklentiler azaldıkça, hayatın sundukları daha görünür hale gelir. Ve insan, mutluluğun dışarıdan gelmesini beklemek yerine, onu kendi içinde büyütmeyi öğrenir.
Belki de en güzeli budur:
Kendine yetebilmek…
Kendine iyi gelebilmek…
O yüzden kendinizi şımartın. Küçük şeylerle, içten gelen dokunuşlarla… Çünkü siz buna değersiniz. Ve en önemlisi, bunu sizin için sizden başka kimse yapamaz.
Yesim Sevince 11.04.26



YORUMLAR