Toplum olarak ne zaman bu kadar düşüncesiz, ne zaman bu kadar şuursuz olduk?
Bilgisizliğin, öfkenin, kinin ve nefretin içinde öylesine kayboluyoruz ki, artık önümüzü göremez hâle geliyoruz. En acısı da bütün bunları yaparken insanlığımızdan ne kadar uzaklaştığımızın farkına bile varmıyoruz.
Bir insan hayatını kaybettiğinde, geride kalanların yapması gereken en temel şey, ölüye saygı göstermek ve yakınlarının acısına ortak olmaktır.
Bir polis görev başında ya da hayatının başka bir döneminde vefat ettiğinde, mesleğine ve görevine uygun bir törenle uğurlanır.
Bir sanatçı hayatını kaybettiğinde, yıllarını verdiği sahnesinde, sevenleri ve meslektaşları tarafından anılır; alkışlarla, dualarla veya kendi inancına ve kültürüne uygun bir törenle son yolculuğuna uğurlanır.
Sonrasında ise kişinin inancı ve vasiyeti neyse ona göre cenaze işlemleri gerçekleştirilir. Müslümansa cenaze namazı kılınır ve toprağa emanet edilir. Farklı bir inanca sahipse, kendi inancının gerektirdiği şekilde uğurlanır. Kimi toprağa verilir, kimi başka bir cenaze geleneğiyle son yolculuğuna uğurlanır.
Bütün bunların ortak bir noktası vardır:
Ölen insan artık bir tartışmanın tarafı değildir.
Ne kendisini savunabilir, ne cevap verebilir, ne de hakkında söylenenlere karşı çıkabilir.
Peki biz ne yapıyoruz?
Daha cenazesi toprağa verilmeden, daha yakınlarının gözyaşları kurumadan, ölen insanın ardından konuşmaya, yargılamaya, suçlamaya ve hatta hakaret etmeye başlıyoruz.
Bu nasıl bir vicdan kaybıdır?
Bir insanın hayattayken yaptığı yanlışlar elbette eleştirilebilir. Bir sanatçının düşünceleri, bir polisin davranışları, bir siyasetçinin kararları, bir vatandaşın yaptığı hatalar tartışılabilir. Ancak insan öldüğünde, özellikle de cenazesi başında, insan olmanın en temel gereği olan saygıyı hatırlamak zorundayız.
Çünkü ölüm, hepimizi eşitler.
Bugün hakkında acımasızca konuştuğumuz insanın yerinde yarın bir yakınımız, bir dostumuz, hatta belki kendimiz olabiliriz.
İnsanlığın ölçüsü yalnızca sevdiğimiz insanlara gösterdiğimiz saygı değildir. Asıl ölçü, sevmediğimiz, düşüncelerine katılmadığımız veya hayattayken eleştirdiğimiz bir insana öldüğünde gösterebildiğimiz saygıdır.
Bir cenaze, hesaplaşma yeri değildir.
Bir tabutun başında ideolojik savaş verilmez. Bir ailenin acısı üzerinden nefret kusulmaz. Ölü üzerinden kin büyütülmez.
Çünkü geride kalanların elinde artık yalnızca hatıralar vardır.
Bize düşen ise o hatıralara saygı göstermektir.
Ne yazık ki bugün sosyal medyada birkaç saniyede yazılan bir cümleyle bir insanın ailesinin yıllarca taşıyacağı bir acıya yeni bir yara eklenebiliyor. İnsanlar, ekranın arkasında söyledikleri sözlerin gerçek hayatta nasıl bir karşılığı olduğunu unutuyor.
Biraz susmayı, biraz düşünmeyi, biraz empati yapmayı öğrenmemiz gerekiyor.
Her konuda konuşmak zorunda değiliz.
Her ölüm üzerinden fikir belirtmek zorunda da değiliz.
Bazen insan olmanın en büyük göstergesi, söyleyebileceğimiz hâlde susabilmektir.
Ölümün ardından söylenecek en doğru söz çoğu zaman tek bir cümledir:
“Allah rahmet eylesin. Yakınlarına sabır versin.”
Gerisi, çoğu zaman sessizlikte kalmalıdır.
Çünkü bir insanın ölümünün ardından bile nefret üretmeye devam ediyorsak, asıl kaybettiğimiz şey yalnızca merhamet değil, insanlığımızdır.
Yazıklar olsun bize, eğer bir ölünün ardından bile birbirimize saygı göstermeyi öğrenemiyorsak.
Yeşim Sevince



YORUMLAR